Fransızcadan Türkçeye geçen mimarlık/şehircilik terimleri ile ilgili her daim “sağır duymaz uydurur” durumundayız. Örneğin, “zemin altı” diye güzelce çevrilebilecek “sous bassement” terimi bizde su basmanı olup çıkmıştır. Genelde bitmek bilmeyen inşaatlarda temel atılıp öylece bırakıldığı için ilk yağmurda çukuru su basar falan, bunu gören milletimiz de zemine kadar yapılan inşaat faaliyetlerine su basman diyerek çözümü bulmuştur; hatta amele milletine sorsak Fransızcaya bizden geçtiğini iddia edebilirler. Bir de yine Fransızlardan aldığımız “regard” yani rögar var ki, o da zamanla logar olup çıkmıştır. Koskoca metal kapağı nasıl oldu da Cem Yılmaz’ın filmindeki uzay gemisi kaptanı ile özdeşleştirdik bilmiyorum; ama kelimenin kullanımındaki özensizlik rögar kapaklarının tasarım ve imalatına da yansımış. Bizi kıskanan gavur memleketlere gittiğinizde, sokaklardaki rögar kapaklarının şehrin tarihini, kimliğini, sembollerini yansıtan bir özenle tasarlandığını görebilirsiniz. Ben de...
Aşağıdaki resmi Washington DC’de, Lincoln anıtının önünde çekmiştim; askeri töreni iplemeden sabah koşusuna devam eden elemanın rahatlığını kıskanmıştım. Ama şimdi bahsedeceğim konu biraz daha farklı; hafta sonu Eymir’de düşük teknolojili bisikletime binerken karşıdan gelen hi-tech bir jogger gözlerimi kamaştırdı. Vücudunun çeşitli yerlerinden sarkan kablolar ve bağlı oldukları aparatlar ile koşu aktivitesini bir check-up boyutuna yükseltmişti sanki. Mobil teknoloji sağ olsun, n abız ölçerler, kalorimetreler, adım sayarlar, mesafe hesaplayıcıları, GPS bağlantıları, kalp atışı dedektörleri falan derken robo cop gibi koşan abilerimiz ablalarımız dosta güven, düşmana korku salıyor. Hele biri vardı ki laproskopi ile apandisitini alırlarken masadan kaçmış diye düşünmeden edemedim. Tabii elektronik gear dışında bu işin giyim kuşamı da aldı yürüdü; su geçirmeyen kumaş, teri dışarı atan forma, buharın yarısını tutup yarısını enerjiye geri çeviren tişört, teri kurutan dokuma, osuruğun koku...
Yeki Bood, Yeki Nabood... ...Yani, “Bir Varmış, Bir Yokmuş” diye başlıyor filmimiz. Çok yerinde bir başlangıç, çünkü Erikli Piliç (Türkiye’de gösterime giren adıyla Azrail’i Beklerken) kelimenin tam anlamıyla bir masal. Sinemanın klişe tanımlamalarından “masalsı bir anlatım” bu filme harfiyen uymuş. Büyük bir aksiyon, ulvi bir mesaj beklememeniz gereken Erikli Piliç, sinemanın bir sanat olduğunu size tekrar hatırlatıyor. Film, Paris’te yaşayan İran asıllı Fransız Marjane Satrapi’nin bir resimli romanından uyarlanmış. Filmin baş kahramanı olan keman virtüözü Nasır Ali Han, Satrapi’nin bir akrabasından esinlenilmiş. Gerçekte “tar” ustası olan Nasır, filmde uluslararası üne kavuşmuş bir keman virtüözü olarak yer almış. Film, Nasır’ın kırılan kemanının yerine yenisini arayışı ile başlıyor. Büyük virtüöz, kendisine hocasından kalan ve bir “ruh”u olan kemanının karısı tarafından parçalanmasının ardından, aynı sesi verebilecek bir keman bulmaya çalışıyor. Ancak, İran’ın kuytularında bulduğu b...
Yorumlar